Öncelikle bütün okuyuculara selamlarımı ve saygılarımı iletiyorum. Yazıma geçmeden önce kendimden ve Kırcaali Haber’de yazmaya başlamamın sebebinden kısaca bahsetmekte fayda görmekteyim. Ben Muhammed Hasanov, Bulgaristanlıyım ve altı yıldır da yüksek lisans ve doktoramı tamamladığım İngiltere’deyim. Şu an Oxford Üniversitesi’nde akademisyen olarak çalışmaktayım. Bu arada siz değerli okuyuculara Kırcaali Haber’de yazmamın nedeninden de kısaca bahsetmek istiyorum.
Belki düzenli aralıklarla değil ama memleket hasreti çektikçe uzun zamandır Kırcaali Haber’i takip etmekteyim ve zaman icerisinde şunu fark ettim ki maalesef bu gazete 20 yıldan bu yana düzenli olarak yayınlanmasına rağmen biz toplum olarak kendi görüşlerimize gazetede yer vermekte yetersiz kalmışız. Bu duruma örnek olarak, internet sitesinin “Yorumlar” ve “Edebiyat” kısımlarına baktığımızda, son beş yılda yalnızca üç köşe yazısının yayımlandığını gösterebiliriz. Ancak bir zamanlar bu durumda degildik kendimizi yalnız 1879-1908 yılları arasında Bulgaristan’da yayınlanan Türkçe gazete ve dergi sayısı artarak elliye ulaşmıştır.
Bugün bizden çok daha az nüfusa sahip olan, 120 bin dolaylarında Batı Trakya’daki Müslüman nüfusun dahi Gündem Gazetesi, Birlik Gazetesi, Millet Gazetesi, Batı Trakya Postası, Cumhuriyet Gazetesi (Batı Trakya) ve Ülkü Gazetesi gibi yayınları varken, bizde bir Kırcaali Haber varken ona bile toplum olarak yeterince sahip çıkmadığımızı düşünmekteyim. Maalesef şunu söylemeliyim ki artık elli yıl sonra bir tarihçi, belirli olaylar karşısında bizlerin fikirlerini bulmak istiyorsa gazetelere değil, Facebook’a bakmak zorunda kalacak; çünkü artık görüşlerimizi oradan belirtiyoruz.
Toplum olarak bu durumda olmamıza elbette sosyolojik, ekonomik, tarihsel ve göç eksenli açıklamalar yapılabilir. Ben de bu doğrultuda, Bulgaristan’ı kendi vatanı bilen ve orada yaşayanları da kendi halkı olarak addeden bir akademisyen olarak, her ay belirli bir vakit ayırarak tarih, edebiyat, ekonomi ve uluslararası ilişkiler de dahil olmak üzere toplumumuzdaki güncel sorunları da dikkate alarak fikirlerimi paylaşacağım.
Burada benim düşüncelerimle aynı fikirde olmayabilirsiniz, saygı duyarım. Tüm geri dönüşleriniz için bana her zaman muhammed.hasanov@qeh.ox.ac.uk’tan ulaşabilirsiniz.
Şimdi, bu kısa girişin ardından, bu ayki yazımın konusu olan İslam eğitimi veren kurumlarımızın devamlılığını sürdürürken tarihsel kökenlerine de sahip çıkmamız gerektiğiyle ilgili yazıma başlamak istiyorum. Geçenlerde bir akademik çalışmam nedeniyle Başmüftülüğün internet sitesine baktığımda, 2025 Sofya’da açılan okulun Duhovno Uçilişte “İmam Hatip” olarak nitelendirildiğini gördüm. Bulgaristan, 1380’li yıllardan itibaren medreselere sahip olmasına rağmen bugün neden Balkanlar’da medrese adıyla faaliyet gösteren kurumu bulunmayan tek ülke konumunda? Bosna’da Gazi Husrev Bey, Yunanistan’da Sahin Bey ve Hayriye Medresesi, Sırbistan Novi Pazarda’da Sinan Bey, Arnavutluk’ta Tiran Medresesi, Kosova’da Alaeddin Bey Medresesi ve Üsküp’te İsa Bey Medresesi gibi tarihî ve günümüzde de varlığını sürdüren 20 civarinda medrese bulunurken, Bulgaristan’da neden Sofya, Şumnu ve Kırcaali’deki okullarımıza Bulgarca duhovno uçilişte (dinî okul), Türkçede ise “İmam Hatip” diyoruz?
Bu meselenin kökenlerini komünizm döneminde, özellikle de 1990’li yıllara kadar uzanan süreçte aramak gerekiyor. Zira Bulgaristan’da 1950’li yıllara kadar, başta Şumnu’daki Nüvvab Medresesi olmak üzere toplam 18 medrese vardi. Bu medreseler 1940’li yıllar itibarıyla kapatıldı ve 1990 yazina kadar faaliyet dışı kaldı.
1989’da komünizmin çökmesiyle birlikte Bulgaristan’daki Müslümanların dinî eğitim kurumlarını yeniden kurma sürecinde ise son derece önemli bir isim sahneye çıktı: Nüvvab Medresesi’nin 1940’lı yıllardaki son mezunlarından Osman İsmailov.
Osman İsmailov, Bulgaristan’da bugün mevcut olan üç duhovno učilištenin açılmasında temel rol oynayan kişilerden biridir. Buna rağmen, 2017 yılında vefat etmiş olmasına rağmen, bugüne kadar onun adına ne kayda değer bir konferans düzenlenmiş ne de bir eğitim kurumuna veya salona adı verilmiştir. Dahası, özellikle genç nesiller tarafından neredeyse tamamen unutulmuş durumdadır.
Osman İsmailov’un önemini yalnızca Nüvvab mezunu olmasıyla açıklamak da yeterli değildir. Komünizm döneminde Sofya Üniversitesi’nde eğitim görmüş, Şumnu ve çevresindeki çeşitli liselerde müdürlük yapmış; dolayısıyla hem güçlü bir eğitim ve yönetim tecrübesine hem de Bulgar eğitim camiası içerisinde önemli bağlantılara sahip olmuştu. 1990 sonrasında bu tecrübesini ve sahip olduğu networkü Bulgaristan Müslümanlarının dinî eğitim kurumlarını yeniden kurmak için kullandı.
İlk olarak Şumnu’da eğitim faaliyeti yeniden başlatıldı. Ertesi yıl, 1991’de ise artan talep nedeniyle Şumnu’daki okulun şubeleri olarak Mestanli ve Rusçuk’ta da okullar açıldı.
Burada özellikle dikkat çekici ve üzerinde düşünülmesi gereken bir başka nokta daha var. Nüvvab Medresesi’nin 1940’lı yıllardaki son müdürü ve o dönemde İstanbul’da yaşayan Beytullah Şişman’ın Nüvvab’ın eğitim programı yeni açılan okullar için örnek alınmasına rağmen, bu kurumlara “medrese” adı verilmedi. Bunun yerine Bulgarca resmî olarak duhovno uçilişte (dinî okul) adı tercih edildi.
Daha sonraki yıllarda ise bu okulların Türkiye’deki İmam Hatip liselerine benzetilmesi sonucunda, tarihî ve kurumsal açıdan tam olarak karşılık gelmemesine rağmen Türkçede “İmam Hatip” ifadesi kullanılmaya başlandı. Hatta bugün resmî internet sitelerinde dahi “İmam Hatip” ifadesinin kullanılması, bu kurumların tarihî kökenleri ve Bulgaristan’daki medrese geleneğiyle ilişkisi açısından ciddi şekilde tartışılması gereken bir konudur.
Asıl sorulması gereken soru şudur:
1990’da komünizmin çöküşünün ardından Bulgaristan’daki Müslümanların tarihî medrese geleneği yeniden neden “medrese” adıyla ihya edilmedi?
Bence bu soru yalnızca geçmişi anlamak açısından değil, Bulgaristan’daki Müslümanların gelecekte nasıl bir dinî eğitim sistemi oluşturacağı açısından da son derece önemlidir. Bu nedenle meselenin akademik çevrelerde, Bulgaristan Müslümanlarının kurumlarında ve özellikle genç nesiller arasında ciddi biçimde tartışılması gerektiğine inanıyorum.
Yazı: Muhammed Hasanov
